İnsan bazen öyle gönül darlığına düşüyor ki, adeta
boğulacakmış gibi oluyor ve ruh dünyasının bütün bütün karardığını
zannediyor Böyle bir halden kurtulmanın ve kalbdeki düğümü çözmenin
çaresi nedir?
Bu halin tasavvuftaki unvanı "kabz"dır Lügat itibarıyla, iç darlığı,
tutulma, gerilme, sıkılma, avuç içine alınma, canı çıkacakmış gibi olma
manalarına gelen "kabz", tasavvuf ıstılahında, insanın, sımsıkı bir
münasebet içinde bulunması lâzım gelen ebedî feyiz kaynağıyla alâkasının
gevşemesi ve mânevî feyizlerinin kesilmesi sebebiyle, kısmen de olsa
boşlukta kalması ve kalbinin kasvetle kasılması demektir Buna karşılık,
sözlüklerde yayma, açma, sergileme, ferah-fezâ bir duruma erme şeklinde
tarif edilen "bast" tabiri ise, tasavvufta, gönlün genişleyip şenlenmesi
ve zihnin en muğlak meseleleri dahi çözebilecek seviyeye yükselmesi,
dolayısıyla insanın ilahî lütufları hissetmesi ve yüreğinin neşeyle
atması manalarına gelmektedir
Kâbız ve Bâsıt İsimlerinin Tecellileri
Mevlânâ'nın ifadesiyle kalb, tecelligâh-ı ilahî deryasının sahilidir O
deryanın tecelli dalgaları devamlı kalb sahiline çarpar durur Bunlar
ışık tayfları gibi değişik şekil ve boylarda olurlar ve uğradıkları
yerlerde kendi keyfiyetlerine göre değişik tesirler hasıl ederler Bu
dalgalardan bir kısmı Cenâb-ı Hakk'ın "Bâsıt" ism-i şerifinin
tecellileri olarak gelir Bâsıt; dilediği kuluna ihsan ve lütuflarını bol
bol veren, ona güzel bir hayat, daimi saadet ve geniş rızık bahşeden
demektir Dolayısıyla, Bâsıt isminin tecellisi olan dalgalar kalbi
inşiraha gark ederler O engin deryanın bir kısım dalgaları da "Kâbız"
isminden neş'et ederler Kâbız ise; ihsan ve lütuflarını bazen kısan,
istediği kulundan servet ü sâmanı, evlâd ü ıyâli, hayat zevkini, gönül
ferahlığını alıveren manalarına gelir Kâbız isminin tecellisi olan
dalgalar kalbe gelip çarptığı zaman orada bir sıkıntı, bir kalak ve iç
darlığı meydana getirirler
Cenâb-ı Hakk'ın Kâbız isminin tecellileri mutlaka her insanda
tesirlerini gösterir İnançsız kimselerde bu tesirler, bunalım, stres ve
buhran şeklinde ortaya çıkar; onlarda intiharlara sebebiyet veren sâik
de çoğu zaman bu türlü bir kabz halidir Mü'minlerde ise, her kabz bir
teyakkuz faslı ve Mevlâ-yı Müteâl'e gönülden teveccüh çağrısıdır İnsan
mütemadiyen Bâsıt isminin mazharı olsa ve hep ilahî ihsanlarla karşı
karşıya bulunsa, onun nimetlerin kadrini bilememesi, kendini salması ve
nankörce davranması söz konusu olacaktır O ard arda lutfedilen
nimetlerin muvakkaten kesildiğini de görmelidir ki, onların kıymetlerini
anlasın Bu açıdan, bast halinde rahatça kulaç atıp ileriye doğru
gidebilmenin zevkini duyabilmek için ara sıra kabza maruz kalmak ve bir
tutukluk yaşamak da gerekmektedir
Evet, Allah Teâlâ hem "Kâbız" hem de "Bâsıt"tır; insan irâdesinin nisbî
bir tesiri olsa da, kabz u bast Allah'ın kudret, meşiet ve iradesine
bağlıdır "Allah hem kabz eder hem de bast eder" (Bakara sûresi, 2/245)
mealindeki ayet-i kerime de bu hakikati ifade etmektedir Bütün varlık,
O'nun kabza-i tasarrufundadır; semâlardaki burç burç gezegenlerden
insanın kalbine kadar her şeyi dilediği zaman evirip-çeviren O'dur
Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in "Kalb, Hazreti
Rahmân'ın parmakları arasındadır; onu halden hale çevirir ve ona
istediği şekli verir" sözü de bu gerçeğin bir buudunu hatırlatmaktadır
Allah Teâlâ, Kâbız ve Bâsıt isimleriyle dilediği zaman kalbi öyle sıkar
ve onu öyle ihtiyaçlara boğar ki, artık O'ndan gayri hiç kimse kalbi
inşiraha kavuşturamaz ve onun ihtiyaçlarını gideremez istediğinde de
kalbe öyle genişlik ve inşirah verir ve onu öyle ihsanlarla
şereflendirir ki, gayrı o hiç tasalanmaz ve hiçbir şeye ihtiyaç duymaz
Kabz ve Bastın Vartaları
Nur Müellifi, Kastamonu Lahikası'nda kabz u bast gibi halleri şöyle
değerlendirmektedir: "Sair teellümât-ı ruhaniye ise, sabra, mücahedeye
alıştırmak için Rabbanî bir kamçıdır Çünkü, emn ve ye'sin vartasına
düşmemek hikmetiyle, havf ve reca müvazenesinde sabır ve şükürde
bulunmak için kabz-bast hâletleri celâl ve cemal tecellîsinden intibah
ehline gelmesi, ehl-i hakikatçe medâr-ı terakki bir düstur-u meşhurdur"
Demek ki, bazı ruhi sıkıntılar ve gönül darlıkları Cenâb-ı Allah
tarafından, insanları sabra ve nefisle mücahedeye alıştırmak için
verilen Rabbânî birer kamçı gibidir Tembelleşen bir hayvanın kamçı ile
harekete geçirilmesi misillü, hantallaşan ve ülfet içinde kıvranan
insanlar da bu kabz ve bast halleriyle adeta kamçılanmakta ve
vazifelerinde canlılığa, ciddiyete ve gayrete sevk edilmektedirler
Bediüzzaman Hazretleri, bu ifadeleriyle kabz u bastın vartalarına da
dikkat çekmektedir: Aslında insan daima sabır ve şükür kanatlarıyla yol
almalı; havf ve reca dengesini de hep korumalıdır Ne var ki, bazı
kimseler sıkıntı ve zorluk anlarında reca ve sabırla hareket
edeceklerine ye'se düşebilmekte; rahat ve huzurlu dönemlerde ise havf ve
şükür esaslarına bağlı bir tavır alacaklarına emniyet duygusuyla dolup
kendilerini bütün bütün rehavete salabilmektedirler Oysa, her zaman havf
ve reca dengesini gözetmenin hayati ehemmiyeti vardır İnsan, meleklerle
aynı safta yer aldığını görse bile, asla nefsine güvenmemeli, âkıbet ve
âhiret hesabına emniyette olduğunu sanmamalıdır Mutlak yeis küfür
olduğu gibi, mutlak emniyet de küfürdür Evet, nasıl ki âkıbet ve âhiret
konusunda bütün bütün ümitsiz olmak bir küfür sıfatıdır; bir insanın
ameline güvenmesi, âkıbetinden hiç endişe etmemesi ve Cennet'e
gireceğinden emin olması da bir küfür vasfıdır
Bu itibarla, kabz, yeis bataklığına yuvarlanmamaya dikkat edilerek
karşılanması gereken bir celalî tecelli; bast da âkıbetinden emin olma
aldanmışlığına düşmemeye itina gösterilerek değerlendirilmesi icap eden
bir cemalî tecellidir Basta mazhar olan insan, öteleri müşâhedeye
açılamamış ve hayatını uhrevîliklere bağlayamamış kimselerin içine
düştüğü gaflet ve gevşeklikten uzak kalmalı, şükür hisleriyle dolmalı ve
hep temkinli olmalıdır Kabz haline maruz kalan kimse de, gönül
semasının muvakkaten karardığı o zaman diliminde sadâkat ve vefa
ışığıyla yol almalı, ümitsizliğe asla teslim olmamalı ve sabırdan
ayrılmamalıdır
Kabz, dış yüzü itibarıyla çirkin görünse bile, aslında o bir teyakkuz
faslıdır ve mâsivâdan sıyrılıp Cenâb-ı Hakk'a yönelmek gerektiğini ikaz
eden bir teveccüh davetidir Yunus Emre:
"Kötüdür yoksulluktan nicelerin varlığı,
Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı"
derken, işte kabzın bu yönüne dikkat çekmiş; bütün gönül darlıklarının
çaresinin kesrette vahdeti bulmak, varlığın çehresinde Hâlık-ı kainatın
samedânî mektuplarını okumak ve mâsivâdan kurtulup Mevlâ-yı Müteâl'in
muhabbetiyle dolmak olduğuna işaret etmiştir
Evet, kalbinin kasvet bağladığına ve karanlıklar içinde kaldığına inanan
bir insan, şayet kendisini ümitsizliğin pençelerine teslim etmezse ve
vicdan lisanıyla sürekli "Tut beni Allahım, tut ki edemem Sensiz!"
diyerek Cenâb-ı Hakk'ın inâyetine sığınırsa, o kasvetli zaman diliminin
boğuculuğuna rağmen, bast halinde ulaşamayacağı noktaların çok ötesine
vâsıl olabilir Zira, esas kulluk, kabz halinde, onun tuzaklarına
düşmeden, sadâkatle ortaya konan kulluktur O kullukta Allah Teâlâ'nın
emirlerini yerine getirme düşüncesinden başka bir niyet ve maksat
yoktur; dahası onda aşk yoktur, iştiyak yoktur, cezbe yoktur, incizap
yoktur, zevk-i ruhanî yoktur; sadece Yüce Yaratıcı'nın emri olduğu için
ibadete ve ubudiyete sarılma kastı vardır İşte, ibadet ü taat
neşvesinden mahrum kaldığı öyle bir anda da kulluğunu aksatmayan bir
insan bire on, bire yüz, bire bin ve hatta daha fazla sevap kazanacaktır
Bu açıdan, mü'min, inişli çıkışlı bu yolda içinde bulunduğu halin kabz
ya da bast olduğuna bakmadan mütemadiyen yürümeli ve her zaman kendisine
yakışan sadâkat ve vefanın gereğini sergilemelidir
Gönül Darlığının Çaresi
Diğer taraftan, kabz u bast dilimlerini bazen daraltan, bazen genişleten
ve insanı gerilimlere iten veya sevinçlerle coşturan İlâhî irâdedir;
bütün bu hususlarda sebepler sadece âdî birer şarttır Dolayısıyla, bize
ait bir kusur ve gafletle gelmiş bir kabz, ilerideki bir bastın
başlangıcı; gevşekliğe sürükleyen bir bast ise, tehlikeli bir kısım
kabzların davetçisi olabilir Bazen, ilâhî mevhibelerin hakkını verememe
bir kabz sebebi olduğu gibi, çok defa günahlar da beraberinde kabz
hâlini getirir Nitekim, nebevî bir beyanda, "İç sıkıntıları günahların
cezalarıdır" buyurulmaktadır
Bu itibarla, kabzdan kurtulma yolları adına en evvel zikredilmesi
gereken husus, tevbe ve istiğfardır Mü'min bir kul, gaflete karşı tavır
almalı, günahların öldürücülüğünden tevbe ile kurtulmalı, isyan
lekelerini gözyaşlarıyla yıkamalı ve gönül gözünü bir kere daha verâlara
çevirmelidir İşlenen bir günahın, kötülük ve seyyienin hemen arkasından
bir sevabın, iyilik ve hayrın yapılması kabz döneminin kısalması için
önemli bir vesiledir
Manevî hayatımızdaki bir sıkıntı ve kabz halinde inşirah kaynağı
olabilecek hususlardan biri de psikolojik tavır ve durum değişikliğidir
Psikologlar da, insanın kendini yenilemesi ve üzerindeki sıkıntıyı
atabilmesi için bir hal ve tavır değişikliğini salık vermektedirler Öfke
anında abdestin tavsiye edilmesinin hikmetlerinden biri de yine bu
tavır değişikliğini temin etmektir
Bu zaviyeden, çok ağır ve bunaltıcı bir kabz hali yaşayan insan, şayet o
anda insanlar arasında bulunuyorsa, hemen bir yere kapanıp gönlünü
halvete vermeli, Cenâb-ı Hakk'a çok ciddî teveccüh etmeli ve kimsenin
duyamayacağı bir mekanda içini Rabb'ine dökmelidir Orada lahûtîliğe
açılmalı, biraz gönlünün sesini dinlemeli; ruhunu sıkan dış sâiklere,
dışarıdaki huzur bozucu seslere, gelip çarpan gürültülere karşı biraz
daha kapanmalı ve vicdanında bazı şeyleri görmeye, duymaya, hissetmeye
çalışmalıdır Eğer, o anda tek başına bulunuyorsa, bu defa da hemen
arkadaşlarıyla bir araya gelmeli, onlarla konuşup dertleşmeli, kendi
durumunu samimi dostlarına açmalı, onların düşüncelerini de yanına
almalı; kendisi olarak ayakta duramayacağı zamanlarda arkadaşlarının aşk
u şevklerine tutunmalıdır Kalbi ötelere açık insanlar arasında bazı
iman hakikatlerini müzakere etmeli; va'z ü nasihatlere kulak vermeli ve
Kur'an dinlemelidir Nitekim, Ehlullahtan bazıları, kabz halinden
kurtulmanın en kestirme yollarından biri olarak, usulüne uygun okuyan
samimi bir insandan Kur'an dinlemeyi tavsiye etmişlerdir
Ayrıca, öyle insan vardır ki, ondaki donuklaşma, duraklama, bıkkınlık,
yılgınlık ve yorgunluk hali bizim bazı yanlışlarımızdan ya da yanlış
anlaşılan tavırlarımızdan kaynaklanmış olabilir O zaman da karşımızdaki
insanı ferahlatıp onun basta adım atmasına vesile olmak bize düşer;
küçük bir latife veya bir nükte ile o kilitlenmeyi açmamız gerekir
Yerinde o insanı alıp nezih bir çevrede biraz dolaştırmak ve tenezzüh
ufku itibarıyla ona bazı şeyler anlatmak iktiza eder
Sözün özü; hayatın değişik dönemlerinde hemen herkeste az-çok bezginlik,
bıkkınlık, gevşeklik, gayretsizlik ve bir ölçüde ümitsizlik görülebilir
Hiçbir zâhirî sebep yokken, insan, içine girdiği bu atmosferin
tesirinde ruh semasının bütün yıldızlarının birer birer kayıp döküldüğü
hissine kapılabilir Bunun sonucunda da kalbinde bir sıkışma, bunaltan
bir gönül darlığı hissedebilir Hatta bazen çok uzun süren kabz dönemleri
yeis sebebi de olabilir; öyle ki, insan o durumlarda âdeta hiçbir ışık
emaresi ve hiçbir inşirah vesilesi göremez hale gelir Ne var ki, inanan
bir insan, kabzı da bastı da Allah'tan gelen bir imtihan bilmeli; bast
halinde gaflete ve gevşekliğe düşmemeli, kabza mübtela olunca da işi
mutlak ümitsizliğe vardırmamaya dikkat etmelidir Hakiki mü'min, her şeye
rağmen vefa ve sadâkatle sürekli "Rahmet Kapısı"nın tokmağını çalmalı;
iç daralmalarına ve kalbî tıkanıklıklara maruz kaldığı dönemlerde de o
eşikten asla ayrılmamalıdır