|
|
 |
 |
Okunma |
|
206 |
Siyasi Alandaki İnkılaplar
Saltanatın Kaldırılışı
Milli kurtuluş hareketinin bütün cephelerde başarıya ulaşması sonrasında,
düşman ülkeler barış görüşmeleri için teklifte bulunmuşlardır. Barış
görüşmelerine Ankara Hükümeti'nin yanı sıra İstanbul Hükümeti de davet edilmiş,
böylece Milli Meclis'e bir tezgah kurulmaya, tuzak hazırlanmaya çalışılmıştır.
Bu doğrultuda, İstanbul Hükümeti'nin sadrazamı Tevfik Paşa, Ankara'ya, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal'e bir telgraf çekerek ortak hareket
etmeyi teklif etmiştir.
Neticede TBMM, İstanbul'daki işgal kuvvetlerine bir yazı göndermiş, barış
konferansına katılabileceklerini, fakat İstanbul Hükümeti'yle ortak hareket
etmelerinin mümkün olmadığını bildirmiştir. Çünkü, Tevfik Paşa'nın teklifini
kabul etmek, Anadolu'da gerçekleştirilen Kuva-yi Milliye hareketine, İstanbul
Hükümetini de ortak etmek olacaktı. Konunun hemen akabinde Mustafa Kemal, 30
Ekim 1922'de TBMM'yi toplayarak saltanatın kaldırılması yönünde çalışmaları
başlatmıştır. Fakat meclis içindeki bazı üyeler "saltanatsız iktidar ve
hilafet olamayacağı" görüşünü savunarak bu girişimi engellemeye
kalkışmışlardır. Bu engellemelere karşın, Mustafa Kemal'in konunun önemini ve
hassasiyetini bildiren konuşmasından sonra "hakimiyetin kayıtsız ve şartsız
millete" ait olduğu kabul edilmiş, 3 Kasım 1922 günü, saltanat
kaldırılmıştır.
Cumhuriyet'in Kuruluşu
İstanbul Hükümeti'nin, işgal kuvvetlerinin 'kukla yönetimi' durumunda olması ve
bu hükümet tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından Anadolu'da
kurulan milli hükümete karşı alınan cephe, bir süre sonra, kimin yönetimde
olacağı sorusunu gündeme getirmiştir. Aynı problem TBMM içinde de kendini
göstermiş, bazı üyelerin saltanat ve hilafeti yaşatma düşüncesinde oldukları
görülmüştür. Yeniden saltanat ve hilafete dönülürse, verilen mücadele boşa
gitmiş, milletin hakimiyeti tekrar sorumsuz yönetime geçmiş ve geriye dönülmüş
olacaktı. Oysa yenilikçi ve inkılapçı düşünceyi kendine şiar edinen Mustafa
Kemal'in bu fikirlerinden taviz vermesi beklenemezdi:
"... 25 Nisan 1920 tarihinde TBMM, Mustafa Kemal, Celaleddin Arif, Cami
Bey, Fevzi Paşa, İsmet Buey, Hamdullah Suphi ve Hakkı Behiç tarafından oluşan
bir yürütme komitesi seçerek 1 Mayıs 1920'de kabul edilen 5 maddelik bir
kanunla seçilecek olan hükümetin seçiliş ilkeleri belirlenir. Kısa bir süre
sonra da yapılan bir değişiklikle bakanların Millet Meclisi Başkanı tarafından
gösterilecek adaylar arasından seçimi kabul edilir. Bu uygulama ile artık
'milletin hakimiyetine' dayanan bir hükümet yapısı kabul edilmiş
olacaktır."
Meclis'in yenilenmesi için yapılan seçimler sonucu I. dönem milletvekillerinin
çoğu değişmiş, hakimiyetin millette olduğuna inanan milletvekilleri, II. dönem
çoğunluk olmuşlardı. Dolayısıyla artık Cumhuriyet'in kurulmasına müsait bir zemin
vardı. Hem Meclis'teki durum, ve hem de Fethi Bey kabinesinin 27 Ekim 1923'te
istifa etmesi sonucu ortaya çıkan hükümet boşluğu, Mustafa Kemal'i harekete
geçirmiş ve Türk Milletinin karakterine uygun olan Cumhuriyet, 29 Ekim 1923
günü ilan edilmiştir.
Mustafa Kemal, bu gelişmenin ardından Türkiye Cumhuriyeti'nin başkanlığına
getirilmiş, İsmet (İnönü) Bey'i de başbakanlığa atayarak kabineyi kurdurmuştur.
Atatürk aşağıdaki sözleriyle de yönetim şeklini açıklamıştır:
"...Bugünkü hükümetimiz doğrudan doğruya milletin kendi kendine,
kendiliğinden yaptığı bir devlet teşkilatı ve hükümetidir ki, onun adı
Cumhuriyet'tir. Artık hükümetle millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır.
Hükümet millet, millet hükümettir."
"...Türk Milletinin yaratılış ve şiarına en uygun olan idare Cumhuriyet
idaresidir. Türk Milleti hakimiyetini şümullü bir surette gösteren yeni idareye
kavuşuncaya kadar daima mevcut kurumların siyasetlerine yabancı
kalmıştır."
Hilafetin Kaldırılışı
Halifelik makamı, Mısır hükümdarı Kansu Gavri'de, işlerliğini kaybetmiş bir
şekilde, göstermelik olarak duruyordu. Yavuz Sultan Selim'in 1517 tarihindeki
Ridaniye Seferinden sonra Türkler'e geçen halifelik bu tarihten sonra yeniden
güç kazanmıştır. Hilafet makamı, Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlü olduğu
dönemlerde dünya Müslümanları üzerinde etkili olmuştur. Fakat, zayıflama
döneminde, devlet bu gücü kullanamaz hale gelmiştir.
Milli Meclis tarafından saltanatın kaldırılmasıyla hilafet makamına getirilen
Abdülmecit Efendi'nin, kendine kanunla verilmiş olan sıfatlarının dışında
"han", "peygamber halifesi" gibi sıfatları da kullanması,
padişah gibi davranması ve cuma selamlıklarında gövde gösterisi yapması,
yurtdışından kışkırtıldığı açıkça belli olan bu tartışmalara Mustafa Kemal'in
yakın arkadaşlarının da katılması, ortalığı karıştırmaya başlamıştı. Bu durum
genç Cumhuriyet'i tehlikeye sokmaya başladığından, 3 Mart 1924 tarihinde,
TBMM'de verilen bir kanun teklifi ile hilafet makamı ortadan kaldırılmış,
Osmanoğulları soyu yurt dışına gönderilmiştir. Bu ciddi durumu Atatürk şu
sözleriyle açıklar:
"Efendiler; açık ve kesin söylemeliyim ki, İslamları, bir halife
heyulasıyla işgal ve iğfal gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak İslamların ve
özellikle de Türkiye'nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna hayal bağlamak yalnız
ve ancak cehalet ve gaflet eseri olabilir."
Hukuk Alanındaki İnkılaplar
Hilafetin kaldırılmasıyla beraber, 3 Mart 1924 günü Şeriye ve Evkaf
Bakanlığı'nın ve Şeriye Mahkemeleri'nin kaldırılmasıyla, hukuk konusunda yeni
düzenlemeler yapılacağının işaretleri verilmiş oldu.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, kurumlardaki yozlaşma adalet
sistemini de etkilemiş, kadılardaki başıbozukluk, adaleti güçlünün lehine
kullanır hale getirmiştir. Mahkemeler, "Mecelle" adı verilen ve
Hanefi fıkhına göre hazırlanmış kanunlara göre işlerdi. Mecelle, yarı teokratik
ve yarı laik bir özellik taşımasına rağmen, günün gelişen şartlarına uyum
gösteremiyor ve bazı hükümleri de uygulanamıyordu.
Yeni Türkiye devletinin kurulmasıyla eski yönetimin işlerliğini kaybetmiş bütün
kurum ve kuruluşlarının da yeni bir yapıya oturtulması gerekmişti. Çünkü
Osmanlı devletindeki bazı uygulamalar, geçmiş yıllarda sorunsuz işlemiş olsalar
da, değişen ve gelişen koşullar karşısında aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu
bozulan kurumlardan biri de adalet kurumudur. Atatürk, bu başıbozukluğu ve
çözüm yolunu şöyle açıklamıştır:
"Önemli olan nokta , adalet anlayışımızı, kanunlarımızı, adalet
teşkilatımızı, şimdiye kadar bizi şuurlu, şuursuz tesir altında bulunduran,
asrın gereklerine uygun olmayan bağlardan bir an evvel kurtarmaktır. Millet,
her medeni memlekette olan adalet işlerindeki ilerlemenin, memleketin
ihtiyaçlarına uyan esaslarını istiyor. Millet hızlı ve kesin adaleti temin eden
medeni usulleri istiyor. Milletin arzu ve ihtiyacına tabi olarak adalet
işlerimizde her türlü tesirlerden cesaretle silkinmek ve hızlı ilerlemelere
atılmakla asla tereddüt olunmamak lazımdır. Medeni hukukta, aile hukukunda
takip edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta idare-i maslahat
ve hurafelere bağlılık, milletleri uyanmaktan men eden en ağır bir kabustur.
Türk Milleti, üzerinde böyle bir ağırlık bulunduramaz."
"...Milletin ateşli inkılap hamleleri esnasında sinmeye mecbur kalan eski
kanun hükümleri, eski hukukçular gayret ve çalışma gösterenlerin etki ve ateşi
yavaşlamaya başlar başlamaz derhal canlanarak inkılap esaslarını ve onun samimi
takipçilerini ve onların aziz ülkülerini mahkum etmek için fırsat
beklerler..."
"Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yabancı uyrukluların yargılanmasının
kendi konsolosluklarına bırakılması bağımsızlık hakkıyla uyum göstermiyordu. Bu
durum, Osmanlı adalet sisteminde onarılması güç yaralar açmıştı. Her ne kadar
Lozan hükümleri uyarınca bu adli kapitülasyonlar kaldırılıyorsa da; yine de
merkezden yönetilen adalet düzeni oluşturulması mümkün olamıyordu."
Bu olumsuz şartları ortadan kaldırmak için, 1923'te kurulan medeni kanun
komisyonları, "Mecelle"nin ıslahı çalışmalarına başlamışsa da, bir
netice alamadan faaliyetlerine son verilmiştir. Bu tıkanıklığı çözmek için
harekete geçen Mustafa Kemal, hukuk sisteminde köklü, değişikliklere
girişmiştir. Benzerlerine göre daha sade ve yeni olan İsviçre Medeni Kanunu
örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanunu, 17 Şubat 1926 'da Prof. Dr.
Mahmut Esat Bozkurt'un Adalet Bakanlığı sırasında kabul edilmiştir. Bu kanunla,
azınlık cemaatleri de Medeni Kanun hükümlerini kabul etmiş oldular. Bu kanun
çerçevesince ayrıca, 4 yıl içinde, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, Kara Ticaret
Kanunu, Deniz Ticaret Kanunu, Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas
Kanunu gibi kanunlar yürürlüğe girmiştir. Bu girişimlerden önce de, 5 Kasım
1925'de, Ankara Hukuk Fakültesi açılmıştır.
Medeni Kanun'la, Türkiye'de laik hukuk sistemine geçilmiş, kadın erkek eşitliği
kabul edilmiş, medeni nikah ilkesiyle çok eşlilik kaldırılmış, kadının her
alanda faaliyette bulunmasına imkan sağlanmıştır.
|