|
|
 |
 |
Okunma |
|
233 |
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)
Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O’nun
hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek
için, yaşadığı asırda Arabistan’ın genel durumunun ve Arapların
yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet’ten önce Araplar, henüz
millet hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her
kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına “Şeyh”
deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da,
genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz
bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif’ti. Mekke’de
Kureyş Kabîlesi, Tâifte Sakîf Kabîlesi, Yesrib (Medine) de Evs ve
Hazreç adlı Arap kabîleleri ile Kaynukaoğulları, Nadîroğulları ve
Kurayzaoğulları olmak üzere üç yahûdi kabîlesi bulunuyordu. Diğer
kabîleler genellikle göçebe idiler.
Kabîleler arasında kan davası ve
sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı.
Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka’de ve Zilhicce
aylarında) harbetmezlerdi. Bu aylara “eşhür-i hurum”(1) (savaşılması,
kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) denir. Bu esnâda, bütün
kabîleler güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük
panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke’nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki
putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün
kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her
mevsiminde diledikleri yere seyâhat edebiliyorlardı.(2)
Hicaz bölgesindeki panayırların en
önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz
panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın
gelenler arasında satıcılar, iffetsiz kadınlar, şâirler, hatipler,
kâhinler ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif’le
Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları
yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kâbe’nin duvarlarına asılırdı.
Bu şekilde Kâbe duvarında asılmış olan yedi ünlü kasideye
“el-Muallekatü’s-seb’a” (Yedi Askı) denilmiştir.
Müslümanlıktan önce, Arapların
çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye
tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva’,
Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke’de Kâbe ve civârına
360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun
özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını
ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu
kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.
Arabistan’da putperestlerden
başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine
mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz.
İbrahim’in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek
Tanrı inancında olan “Hanîf”ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu
Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.
İslâmiyetten önce Arap
Yarımadasının kuzeyinde (Sûriye’de) “Nebtî”, güneyinde (Yemen’de)
“Himyerî”, Irak’ta ise “Süryânî” yazıları kullanılıyordu. Hicaz
Arapları Sûriye ve Irak’a ticâret için yaptıkları seyâhatlarda
Arapça’yı Nebtî ve Süryânî yazıları ile yazmayı öğrendiler. Daha
sonraki asırlarda, Nebtî yazısından “Nesih”; Süryânî yazısından da
“Kûfî” denilen yazı sitilleri doğmuştur. Ancak, Araplar arasında okuyup
yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik,
sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları himâye,
cesâret.. gibi bazı iyi hasletleri yanında, soygunculuk, faizcilik,
zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü,
kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de
vardı. Hele köle ve kadınlara insan değeri vermezlerdi. Kadınlar, ölen
kocasından, babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi,
kendileri mirâs malları arasında, mirâscılara kalırdı. Erkekler
istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Fuhuş âdeta meslek hâline
gelmişti. Bu yüzden bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara
gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.(3)
İslâmiyetin doğuşu sırasında
yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, zulüm, sefâhet ve
cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış
olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.
Kur’ân-ı Kerîm “Câhiliyet Devri” denilen bu karanlık dönemi,
“İnsanların kendi elleriyle işledikleri kötülükler yüzünden, fesat (her
tarafı kapladı) karada ve denizde yayıldı.”(4) ifâdesiyle en vecîz bir
şekilde anlatmaktadır.
“Aralarında birine bir kızı olduğu
müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine
verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır. Şimdi onu utana
utana tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün? Ne kötü hüküm veriyorlar.”
(en-Nahl Sûresi, 58-59. Ayrıca bkz. ez-Zuhruf Sûresi, 17; et-Tekvîr
Sûresi,8-9)
2�MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah‘a
ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh olarak
yönelmekte olduğumuz Kâbe’dir.(5) Allah’ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu
Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke’de
yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe’nin
güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan “Hacer-i Esved”
denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys dağından getirerek hâlen
bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim
ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil’le beraber yapmış, bütün insanları hacca,
Kâbe’yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber
(s.a.s.)’in büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kâbe’nin inşâsından
çok sonra kurulmuştur. Allah’a ibadet için yapılmış olan Kâbe, zamanla
“Tevhid İnancı”nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke
puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin
idâresi, Kâbe’nin bakımı ve Kâbe’yi ziyârete gelenlere hizmetle ilgili
bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil’in neslinden olan
kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir
kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke’ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy
tarafından yapılan “Dâru’n-Nedve” adlı istişâre meclisi binâsında
yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve
memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan
toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise
alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe’nin üzerine konulmuş olan
Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: “emeranî rabbî”
(Rabbım bana emretti); diğerinde “nehânî rabbî” (Rabbım bana yasak
kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar
veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan
birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi
çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler,
ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra “taşıma ruhsatı” verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük
bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy’ın elinde
toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık
2000 yıl kadar önce, Irak’ta Sümer şehirlerinden “Ur” sitesinde dünyaya
geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah’a imâna dâvet ettiği
için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah’ın
emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni’lerle
Filistin’e göçtü. Birara Mısır’a gitti, orada da kendisine imân eden
kimse bulamadığı için, tekrar Filistin’e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile
henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil’i Allah’ın emri ile
Filistin’den alıp, Mekke’ye, Kâbe’nin bulunduğu yere götürdü. Onlara
bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp
Filistin’e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri
kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kâbe’nin bulunduğu yere yönelerek:
“Rabbımız, zürriyetimden bir
kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vâdi
içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt’inde) namaz kılmaları için,
insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri
için onları meyvelerle rızıklandır…”(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp
gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten
sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek
ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında
gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya
çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah’a
hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye
yerleşen “Cürhümîler” den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler
Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına
“müsta’rabe (arablaşmış) arabları” denilir.
Yemen’de “Seylü’l-arim”(11)
denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi,
İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke’den sürüp
çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe’ye hediye edilmiş olan altın geyik
heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini
toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke’den
kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve
Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda kaldıktan sonra Kilâb
(Hâkim)’ in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe muhafızlığını ele
geçirdi. Kureyş’in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden çıkardı.
Kâbe’nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle
başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim’e
kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze’de ölünce, rifâde
(ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su
temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe’nin adı Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine’de Hazrec
kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile evlenmiş,
“Şeybe” adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine’den ayrılmadığından,
Şeybe de Medine’de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim’in vefâtından
sonra, amcası Muttalib O’nu Mekke’ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin
yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib’in kölesi
sanarak, Ona “Abdülmuttalib” dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib
adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10
oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban etmeyi
adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim’in gördüğü bir rüyâ
üzerine oğlu Hz.İsmâil’i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli
zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur’a çekerek adağını yerine
getirmek istedi. Kur’a sonucuna göre, ileride Rasûlullah (s.a.s.)’in
babası olacak olan Abdullah’ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe
(kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah
arasında kur’a çekildi. Kur’a Abdullah’a düştükçe, develerin sayısı
onar onar arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur’a
çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14)
Böylece Abdullah’ın yerine 100 deve kurban edildi. Bu olaya ve
neslinden geldiği Hz. İsmail’in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle
Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
“Ben iki kurbanlığın oğluyum” (15)
buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen
bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye
yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku’nda kan bedelinin 100 deve olması,
zamanla örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib’in ölümünden sonra,
kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri Abdülmuttalib’e
verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem’in yerini bulup yeniden kazdırdı.
Cürhümîlerin Mekke’den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik
heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem
kuyusunun idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
3- FİL VAK’ASI (Ebrehe’nin Kâbe’ye Saldırması) (571 M.)
Habeşistan Kırallığı’nın Yemen
Vâlisi Ebrehe, Hristiyanlığı Arabistan’da yaymak ve Arapları Kâbe
ziyâretinden vazgeçirmek için, San’a'da muhteşem bir kilise
yaptırmıştı. Fakat, Araplardan bu kiliseye ilgi gösteren olmadı.
Üstelik, Kinâne Kabîlesi’nden bir Arap, bir gece gizlice kilise içine
pisledi. Ebrehe bunu bahâne ederek büyük bir ordu ile Kâbe’yi yıkmak
üzere Mekke üzerine yürüdü. Arapların bu orduya karşı koyabilecek
güçleri yoktu. Mekkeliler şehri boşaltarak etraftaki dağlara çekildiler.
Ebrehe, Mekke yakınlarında
karargâhını kurdu. Kureyş Kabîlesinin reisi olan Abdülmuttalib’e elçi
göndererek, kan dökmek üzere değil, sâdece Kâbe’yi yıkmak için
geldiğini bildirdi. Bu esnâda Ebrehe’nin öncü kuvvetleri Mekkelilerin
sürülerini yağmalayıp ordugâha götürmüşlerdi. Bunlar arasında
Abdülmuttalib’in de yüz devesi vardı. Abdülmuttalib, Ebrehe’ye giderek
yağmalanan sürülerin geri verilmesini istedi. Ebrehe:
-”Ben,
Kâbe’yi yıkmamam için ricâya geldiğini sanmıştım. Görüyorum ki sen,
develerinin derdindesin, bunu sana yakıştıramadım…” deyince,
Abdülmuttalib büyük bir vakarla:
-” Ben, develerin
sâhibiyim, onları istiyorum. Kâbe’nin de sâhibi var. O’nu sâhibi
koruyacaktır” diye cevap vermişti. Bu cevap karşısında Ebrehe,
Abdülmuttalib’in develerini ve Mekkelilerin yağmalanan bütün mallarını
geri verdi.
Kur’an-ı
Kerîm’de de açıklandığı üzere, Ebrehe amacına ulaşamadı. Kâbe’yi yıkmak
üzere hücûma geçileceği sırada, Ebrehe’nin her seferinde berâberinde
bulundurduğu Mamut adlı büyük fil ile diğer filler her türlü çabaya
rağmen, diz çöküp oldukları yerde kaldılar; Kâbe cihetine yürümediler.
Bu esnâda gök yüzünde beliren sürü sürü kuşlar, ağızlarında ve
pençelerinde taşıdıkları küçük taşları Kâbe’ye hücûma hazırlanan
askerlerin üzerine bıraktılar. Ebrehe’nin büyük ordusu bir anda perişan
oldu.(17) Büyük bir kısmı orada telef oldu. Kaçıp kurtulabilen
askerlerin bir kısmı ile Ebrehe San’a'ya döndü ise de, yakalandığı
hastalıktan kurtulamayarak çok geçmeden öldü.
Ordu’nun önünde yürüyen filler
sebebiyle, tarihte bu hâdiseye “Fil Vak’ası”, bu olayın meydana geldiği
seneye de “Fil Yılı” denilmiştir.
“Kâbe’yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin
mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerine sert taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Sonunda
onları yenilmiş ekin yaprağı gibi yapıverdi”. (Fil Sûresi, 1-5)
Rasûlllah (s.a.s.) Efendimiz,
Fil Vak’ası’ndan 52 gün kadar sonra dünyaya geldiği için bu olayı
görmemişti. Fakat bu Sûre indiği esnâda bu olay o kadar iyi biliniyordu
ki, hayatta olanlardan, olayı görmemiş olanlar da sanki görenler kadar
olaydan haberdardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.s.) olay sırasında
henüz dünyaya gelmemiş olduğu halde “görmedin mi?” buyrulmaktadır.
Burada görmek , “bilmek ve duymak” anlamında kullanılmıştır.
aLintidir ..
yARen..
|